Yaşamın Kıyısında Türkiye’de Mülteci Olmak

Av. Abdulhalim Yılmaz
İstanbul Barosu

Mülteciler (bir başka adlandırma ile sığınmacılar), daha güvenli bir yaşam için, belki de sadece hayatta kalabilmek için, zorunlu olarak kendi ülkelerini terk ettiklerinde, belirsiz ve güvensiz bir yaşama da adım atmış olurlar. Zulüm görmemek, hapse girmemek, işkenceye maruz kalmamak için bıçak kemiğe dayandığında kendi ülkesini terk eden mülteciler, kimi zaman güvenli bir yaşama kavuşsa da, bir kısmı sınırlarda, denizlerde veya başka yerde trajik bir biçimde yaşamları son bulabilmektedir.

Dünya üzerinde en çok mülteci barındıran ülkeler gelişmiş, sanayileşmiş Batı ülkeleri değildir. Pakistan, İran, Suriye gibi ülkeler, her biri milyonu aşkın mülteciye ev sahipliği yapmaktadır.  Bu ülkelere kıyas edildiğinde Türkiye’deki mülteci sayısı çok düşüktür (yaklaşık yirmi bin kişi).

Türkiye için genellikle doğu  – batı arasında coğrafi köprü niteliği nedeniyle mülteciler için bir geçiş ülkesi olarak değerlendirilir. Ancak, kültürel olarak yakınlık hisseden (nispeten az sayıda olsa da) bazı mülteciler için güvenli bir ülke olarak görüldüğü gibi, Türkiye içinde yaşanan sorunlardan dolayı -12 Eylül darbesi, Kürt sorunu gibi – birçok Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da başka ülkelere mülteci olarak sığınmak zorunda kalmıştır.

Ülkemizde güvenli bir yaşam bulabileceği umuduyla gelen veya güvenli üçüncü bir ülkeye gitmek için Türkiye’de bulunan mülteciler çok ciddi ve ağır koşullarda yaşamlarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Bunları genel olarak sosyal ve hukuksal sorunlar olarak ikiye ayırmak mümkündür.

SOSYAL SORUNLAR

Mülteciler için temel ihtiyaç  yaşamını devam ettirebilmektir. Bu da başını sokabileceği bir ev (veya barınak) ile hayatta kalabilmek için karnını doyurabilmektir.  Türkiye’de genel olarak mülteciler, İç Anadolu ve civarındaki illerden birisine gönderilerek zorunlu ikamete tabi tutulmakta ve çalışma izni verilmemektedir. Bu durumda da ancak birilerinin (vicdan veya merhamet sahibi insanların, kurumların veya uzak bir memleketteki yakınının) sınırlı yardımı ile yaşamını devam ettirebilmektedir.  Aksi halde geçimi için kaçak olarak bir işte çalışmak veya Türkiye’yi kaçak yollardan terk etmek (sığındığı ülkeden kaçmak durumunda kalmak) zorunda kalabilirler. Maalesef, bir çok mülteci, bu duruma adeta itilmektedir. Her iki halde de kişi, kanuni olarak zor durumda kalmakta ve kendisi için tehlikeli bir işe girişmiş olmaktadır. Türkiye’de mültecilere yardım eden kurumlar çok azdır ve yaptıkları yardımlar da oldukça sınırlıdır.

HUKUKSAL SORUNLAR

Diğer yandan asıl sorun, mültecilere yönelik hukuki korumanın çok yetersiz olmasıdır. Öyle ki, Türkiye’de hukuki korumanın yetersizliği, birçok mülteci için “zulümden kaçarken geldiği ülkede başka bir zulme maruz kalmak” biçiminde ifade edilebilir.

Türkiye, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olsa da, coğrafi sınırlama ile Sözleşmeye taraf olduğu için, sadece Avrupa ülkelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle mülteci olan kişileri mülteci saymaktadır. Ancak, uygulamaya gelince bunlar da mülteci sayılmamaktadır, Avrupa’dan geldikleri halde savaştan kaçan, çoğunluğu kadın ve çocuk olan Çeçen Mültecilere Türkiye’de mülteci statüsü tanınmamakta ve yaklaşık on yıldır İstanbul’un birkaç farklı noktasında en kötü yaşam koşullarına mahkum edilmektedirler.

Asya ve Afrika ülkelerinden gelen ve Türkiye’nin mülteci saymadığı kişiler ise “geçici sığınmacı” olarak muamele görmekte, iltica işlemleri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından işlemleri yapılmakta ve dosyaları olumlu olarak neticelenmesi halinde, yıllarca süren bir dizi işlem ve ezaya dönüşen yaşamdan sonra -şanslı olanlar-  başka bir ülkeye yerleştirilebilmektedir.

Hukuki açıdan mülteciler, genel olarak, normal bir yabancıya göre daha avantajlı bir konumdadırlar. Ancak, Türkiye’de hem Mülteci Sözleşmesinin coğrafi çekince ile imzalanmış olmasından hem de uygulama bakımından, bu avantajlar söz konusu değildir. Avantajlar bir yana, örneğin, eğitim, sağlık ve iş bulma gibi insani haklardan yararlanamamaktadırlar. Bu da yetmezmiş gibi Türkiye’de yaşadıkları süre içinde, 6 aylık veya 1 yıllık periyotlar halinde, mülteciler için çok yüksek meblağlar tutan ikamet harçlarını ödemek zorunda bırakılmaktadırlar.

Diğer yandan, sorunlu yabancıların ve mültecilerin tutulduğu “yabancılar misafirhanesi” olarak adlandırılan “gözaltı merkezleri” Emniyet Müdürlükleri içinde yer almakta; bu “misafirhane”lerde sıkça kötü muamele, uzun süreli tutulma, işkence, gıda-sağlık-temizlik sorunları vs. ile karşılaşılmaktadır. Adı misafirhane de olsa,  gerçekte, süresiz – sınırsız – yargı denetimsiz gözaltı uygulaması (kanunsuz nezarethane özelliği) ile bir çeşit hapishanedirler.bu tutulma yerlerinin  hapishaneden farkı, Adalet Bakanlığı değil de İçişleri Bakanlığı tarafından idare edilmesi, idari kararlarla işlerin yürütülmesi ve özgürlüğü kısıtlananlar için yargısal denetim bulunmamasıdır. Nitekim, 2 İranlı Mültecinin yapmış olduğu başvuru üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 23 Eylül 2009 günü açıkladığı karar, bu durumu  ortaya koydu (Abdolkhani and Karimnia v. Turkey application no: 30471/08).

Şüphesiz mülteciler için en önemli şey, her şeyden de önce, zulüm nedeniyle kaçmış olduğu kendi ülkesine zorla geri gönderilmemektir. Açlığa, hastalığa, kimsesizliğe katlanılır, ancak kendi ülkesindeki zulüm çarkının dişlilerine geri gönderilmeye katlanmak mümkün değildir. Üstelik bu uluslar arası hukukun temel bir kuralıdır (Non-refoulement). Ancak Türkiye’de bu kuralın ihlali sık sık karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, İranlı ve ya Iraklı çok sayıda mülteci, zorla sınıra götürülmüş ve zulmünden kaçtığı kendi devletinin yetkililerine teslim edilmiştir. Öyle ki, 1999 yılında Demirel – Ecevit döneminde, mülteci olan iki Özbek muhalif için, , AİHM’in “göndermeyin” diye verdiği tedbir kararı bile hiçe sayılmış ve bu iki mülteci Kerimov’a gönderilmiştir (Mamatkulov ve Askarov v. Türkiye Başvuru No: 46827/99 ve 46951/99).  Gönderilen iki mültecinin de akıbetinin ne olduğu ise hala tam olarak bilinmemektedir.

2008 yılı Eylül ayında, Van ilindeki yaklaşık 25 Özbek mülteci, adeta kandırılarak, “Hepiniz Emniyete gelin, çocuklarınıza kırtasiye malzemesi dağıtacağız.” sözü üzerine toplanan çoğu çocuk ve kadın Özbek mülteciler, arabaya bindirilerek, gece yarısında ve dağ başında, İran’a zorla sınır dışı edilmişlerdir. Bir Çeçen mülteci ise havaalanında pasaportunu yırtarak Rusya’ya gönderilmekten son anda kurtulmuştur.

SONUÇ OLARAK

Tüm bu söylediklerimizin, İspanya’da Engizisyondan kaçan Yahudilere kucak açan ve  son yüz elli yılda (özellikle Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in başlarında ağırlıklı olmak üzere) yoğun bir biçimde göç alan, zulümden kaçana sığınak olan Anadolu topraklarında “misafirperverlik” anlayışı ile taban tabana zıt olaylar olduğu aşikar… Bugün devletin, resmi kurumların, mülteciyi ezen ve zulmeden uygulamalarında bir değişiklik olmadığı sürece, tarihsel örneklerle övünülmesinin hiçbir anlamı da maalesef yoktur.

Bugün ülkemizin mülteci politikasını, mümkün olan en az sayıda mülteci ile muhatap olmak, bu az sayıdaki mültecileri de yıldırmak veya zorlamak suretiyle  kendi ülkesine veya başka ülkeye gitmesini sağlayarak onlardan kurtulmak şeklinde özetlemek mümkündür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açan ve mahkeme kararı ile sınırdışı işlemleri durdurulan birçok mülteciyi ise adeta “hasım” kabul edilerek, dava sonuna kadar özgürlüğünden yoksun bırakmakta ve üçüncü bir ülkeye yerleşme işlemleri için gerekli çıkış izni ve kolaylıklar gösterilmemekte, tersine engeller çıkarılmaktadır.

Çözüm, mülteciyi insan yerine koyup insan gibi davranmak,  bu insanların zulümden kaçtığını dikkate alarak onlara hassasiyetle yaklaşmaktır. Bu da, bir yandan yetkililerin insani bir sorumlulukla (vicdan ve merhametle) muamele etmeleri, bunun için gerekli tedbir ve kolaylıkları sağlamaları, bu konuda sivil toplum kuruluşlarını teşvik etmek ve önünü açmaları ile;  diğer yandan ilgili mevzuatı ve özellikle uluslar arası hukuku uygulamaları, mültecilerin temel insani haklarını kullanmalarına imkan sağlanması ile mümkün olabilecektir.

Kaynak: Birgün