Umuda doğru ölümcül yolculuk

Av. Taner KILIÇ

Artık uzun süredir televizyonlarda ve gazetelerde nakarat gibi tekrarlanan haber metinlerine alıştık: “yurttan kaçak olarak çıkmak isterken yakalanan şu kadar sayıdaki falanca ülkeler vatandaşı olan kaçak kişiler hakkında adli soruşturma başlatılmış, soruşturma sonunda sınır dışı işlemleri yapılmak üzere Yabancılar Şube Polisine teslim edilmiştir.” Sanki bu kalıp haberlerde meselenin hiç “yakalanma öncesi” ve “sınır dışı işlemi sonrası” bölümüne dair ilgi uyandırılmamaya, konunun bu karanlık bölümlerine ışık tutulmamaya çalışılmaktadır. Son zamanlarda ise bu tür haberlerin artık gazete sayfalarına çıkabilmesi, televizyonlarda haber konusu olabilmesi çıkmış oldukları bu ölümcül yolculukta içlerinden daha çok sayıda kişinin ölmüş olması ile mümkün olabilmektedir. Kuşkusuz insanların ölümleri çok trajik ve haber konusu olmayı fazlasıyla hak eden olaylardır ancak acaba bizler toplum olarak nerede ise gözlerimizin önünde gerçekleşen bu trajik olayları doğru olarak görüp, bunun sebeplerini ve sonuçlarını tam olarak değerlendirebiliyor muyuz? Ben bu konuda maalesef kötümser düşüncelere sahibim.

8 Aralık 2007 akşamı İzmir’in Seferihisar ilçesinden ayrılan bir tekne kötü hava ve deniz koşullarından ötürü battı ve geriye çok kötü bir fatura bıraktı: Teknede bulunduğu tahmin edilen 85 kadar kişiden şimdiye kadar 51 inin öldüğü tespit edildi, ancak 6 kişi kendi imkanları veya balıkçılar ve Sahil Güvenlik personelince sağ olarak kurtulabildi. Geriye kalan kişilerin sağ olarak kurtulup kaçmış olma olasılıkları tabi ki var ancak bu olasılık son derece düşük. Ölü olarak bulunan kişilerin kimlik tespiti çalışmalarından sonra geçtiğimiz günlerde 37 sinin ölü bedenleri aileleri tarafından teslim alındı. Geriye kalanlar ise bir süre daha kimlik ve aileleri tespit edilemezse Belediyenin Kimsesizler Mezarlığına gömülmek üzere Adli Tıp Morgunda tutuluyorlar. Sağ kurtulanlara ise her zamanki rutin uygulama yapıldı: “kaçak” durumunda olmalarından ötürü Pasaport Kanununa aykırılıktan haklarında adli işlem yapıldı (ki kendileri bunu hiç anlamadı), para cezaları kesildi ve sınır dışı edilmek üzere Yabancılar Şubesi Polisine teslim edildiler. Yabancılar Şubesi de vatandaşı oldukları ülkelere göre en uygun zaman ve vasıta ile bu sınırdışı işlemlerini gerçekleştirecekler.

Kötü tablo sadece bu acı olayla sınırlı değil maalesef. Esasen tablonun tam olarak hangi bilgileri içerdiğini hiç kimse bil(e)miyor. Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) Türkiye Şubesi olarak Bilgi Edinme Hakkı Yasası kapsamında 2007 yılının Haziran ayında İç İşleri Bakanlığına yaptığımız ve bu alana ilişkin son beş yılın çok ayrıntılı rakamlarını istediğimiz başvuruda çok değişik kategorideki “resmi” rakamlara ulaşabilmemize rağmen tablonun en trajik boyutu olan ölüm vakalarına ilişkin istatistiklerin Bakanlık tarafından tutulmadığını öğrendik. Bildiğimiz kadarıyla bu konuda istatistik tutan bir uluslararası kurum da bulunmamakta. Bununla birlikte Avrupa’da bazı araştırmacıların 1988 yılı başından bu yana tüm Avrupa sınırları ve özel olarak Akdeniz havzasında bu konudaki trajik olayların değişik ülke basınlarına yansıdığı kadarıyla bilançosunu tutan Fortress Europe isimli bir blog sayfası var ve buradaki rakamların değişik ülke basınına yansıyan olaylardan derlendiğini göz önüne aldığımızda tablo hakkında “en azından” şu rakamlara ulaşılabildiğini görebiliriz: 1988 yılı başından Kasım 2007 ayı başına kadar Avrupa’ya ulaşma yollarında toplam 11.575 kişinin öldüğü haber konusu oldu, bunlardan 7.934 tanesinin denizdeki ölü bedenine ulaşıldı. Avrupa’ya ulaşmak üzere yola çıkan 1.579 kişi Kuzey Afrika’daki çöllerde susuzluktan öldü, değişik ülkelerde konteynırlarda öldüğü tespit edilen insan sayısı ise 421. Türkiye, Yunanistan ve Slovakya’nın buzlu dağlarını aşmaya çalışan 112 kişi, Türkiye Yunanistan arasındaki Meriç nehri kenarındaki mayın tarlalarında ise 88 kişi hayatını yitirdi. 26 Aralık 2007 tarihine kadar geçen zaman diliminde Ege Denizinde en az 461 kişi kayboldu, 885 kişinin ise öldüğü tespit edildi.

Bu yollarda ölen ve ölümü basına haber konusu olan kişiler şüphesiz sorun hakkındaki buzdağının sadece görünen yüzünü oluşturuyor. Toplam hareket halinde olan nüfusun ne kadar olduğu tabi ki bilinemiyor, sadece bazı tahminlerde bulunulabiliyor. Son AB İlerleme Raporunda 50 binin üzerinde olduğu sanılan nüfusun Genelkurmay Başkanlığının verilerinde 100 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Değişik kaynaklar bu sayıyı 1 milyona kadar çıkarabiliyor ancak kaçak durumunda bulunan bu kitle hakkında kesin bir rakam söyleyebilmek mümkün değil. Kesin rakamların verilebileceği alan ise bu kişiler içinde Türkiye’ye iltica başvurusunda bulunanlar için söz konusudur. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) nin yılsonu itibariyle rakamlarına baktığımızda 2007 yılında korkunç bir artışın (son yıllarda yıllık 4.000- 4.500 civarı olan ortalama sayının 2007 yılında 3 kat artarak 12.500’e ulaştığı) olduğunu öğrenmekteyiz. 4.000 civarı dosya ile Irak’lılar, sorunların yoğunlaştığı Afganistan, Somali ve Sudan vatandaşları bu yılki artışta önemli olmuşlardır. Sanırım bu en somut ve “resmi” veri meselenin sadece “kaçak insan” durumunda kalmayıp resmi iltica başvurularını yapan kesim açısından da ne kadar ciddi bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

İltica olgusu tarihin bütün devirlerinde her zaman için önemli bir olgu olmuş, birçok ülke tarihinde önemli ve derin izler bırakmıştır. Her ülke kendi geleneksel hukukuna göre kendisine yapılan iltica başvurularını bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ancak uluslararası bir norm düzenlemesi olarak bu yıl 60. yıldönümüne girmiş olduğumuz İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) madde 14’de temel bir insan hakkı olarak tanımlanmıştır. Bundan hemen sonra 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan büyük ölçekli nüfus hareketlerinin getirdiği acil sorunlardan ötürü 1951 yılında Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair BM (Cenevre) Sözleşmesi kabul edilmiş ve 1. maddesinde mülteci ilk kez hukuki olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre ırkı, dini, milliyeti, siyasi görüşleri ve belirli bir toplumsal gruba mensubiyeti nedenlerinin en az birisinden ötürü bir kişinin kendi vatandaşı olduğu ülkede zulüm görme riskinden kaçıp bir başka ülke sınırını geçmesi halinde bu kişi “mülteci” olarak kabul edilecektir. İltica başvurusunu yaptıktan sonra mülteci olarak tanınana kadar geçen sürede kendisine “sığınmacı” adı verilir. Ekonomik nedenlerden ötürü bir başka ülkede kendisine yeni yaşam alanları arayan kişi ise “göçmen”dir ve bu hukuki tanımlamaların her biri kendisine yönelik farklı hukuk disiplinlerinden yararlanabilirler.

Bu nedenle ülke sınırına gelen kişinin hukuken tam olarak kim olduğunun tespiti o ülke açısından bu kişilere ne şekilde davranılacağının bilinmesi açısından önemlidir ve gösterilen bu önem o ülkenin saygınlığı ve ciddiyeti ile alakalıdır. Bir ülke kendi sınırlarına gelen göçmenler hakkında uluslararası hukuka uygun gerekli tedbirleri alma lüksüne sahiptir ancak söz konusu kişiler yukarıdaki tanıma uyan mülteciler ise onları uluslararası mülteci hukukunun tanıdığı tüm haklardan yararlandırma sorumluluğu altındadır. Mülteciler zulümden kaçan insanlardır ve onların zulüm görebileceği ülkelere sınırdışı edilmemelerini istemek gibi son derece basit ve temel insani haklara sahiptirler. Geleneksel hukukta da bulunan non-refoulement (geri gönderilmeme) ilkesi bunu içerir ve bu hak birçok uluslararası belge ve sözleşme ile koruma altındadır.

Cenevre Sözleşmesine getirilen zaman ve zemin kısıtlaması (ki sözleşme başta sadece 2. Dünya Savaşı sırasındaki ve Avrupa’da meydana gelen nüfus hareketleri için düşünülmüştür) sorunun devamlılığı ve sınır tanımazlığı göz önüne alınarak 1967 New York Protokolü ile kaldırılmıştır. Bununla birlikte Sözleşmenin ilk hazırlayıcı ülkelerinden ve halen Yürütme Komitesi üyesi olan Türkiye baştan beri Sözleşmeyi coğrafi sınırlama ile kabul etmiştir. Bunun anlamı Avrupa’nın siyasi sınırları dışında kalan ülkelerden (ki Türkiye açısından rakamsal olarak asıl sorun teşkil eden kaynak ülkeler bu kapsamdadır) gelen kişileri  “sığınmacı” prosedürüne tabi tutarak onlara “geçici” oturum izni imkanı tanımasıdır. Bu kişiler açısından ise uluslararası toplum adına mülteci olup olmadıklarının tespit çalışmaları BMMYK Türkiye Ofisi tarafından yürütülür. Bu nedenle Avrupa dışından gelip Türkiye’ye iltica talebinde bulunan bu kişiler hakkında hem BMMYK nezdinde hem de İç İşleri Bakanlığı nezdinde yürütülen ve “paralel prosedür” olarak tabir edilen bir prosedür yürütülür.

Bu oldukça zorlu ve sorunlu süreçte birçok problemimizin olduğu AB üyelik sürecinde bulunan Türkiye tarafından 2005 yılında ilan edilen İltica ve Göç alanına ilişkin Ulusal Eylem Planında (UEP) samimi bir şekilde tespit ve beyan edilmiştir. Şüphesiz sorunların başında bu alana ilişkin hukuki mevzuatımızın yetersizliği ifade edilmelidir. Anayasamızda iltica hakkı koruma altına alınan bir hak olarak sayılmamıştır ve son Anayasa değişikliği tartışmalarında yine bu hakkın koruma altına alınması konusunda maalesef gönülsüz bir tavır gözlenmektedir. Bu alana ilişkin bir İltica Kanunu yoktur. 1994 yılına kadar tamamen idari tasarruflarla yürütülen bu alanda 1. Körfez Savaşı sonrasında Irak’dan ülkemiz sınırlarına yığıldığı görülen ani ve kitlesel başvurular üzerine Bakanlar Kurulu tarafından ancak oluşturulabilen kısa bir Yönetmelik ile tüm mevzuatımız oluşmaktadır. Bu eksik hukuki mevzuatımızın yanı sıra Hukuk Fakültelerimizde İltica Hukukuna yönelik dersin olmadığı ve dolayısı ile Hakim, Savcı ve Avukatlarımız nezdinde pek bilinmediği de göz önüne alınırsa bu alana ilişkin içtihat hukukunun gelişmediği ve hukuki denetimin pek de iyi olmadığını tahmin etmek zor olmayacaktır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 1997 yılında vermiş olduğu Jabari/Türkiye kararından bu yana Türkiye’de bu alanda etkili işleyen bir yargı denetiminin bulunmadığına ilişkin içtihadını halen korumaktadır. Bu noktada aktif rol oynayabilecek Barolarımızda ise alana ilişkin genel bir bilgisizlik ve duyarsızlık gözlenmektedir. Bu nedenle UAÖ Türkiye Şubesi ve Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD)’nin Mülteci Destek Programı (MDP) ile sivil toplum adına yürütmeye çalıştıkları ücretsiz hukuki yardım çalışmaları hukuki destekten yoksun bu kişiler için son derece hayati öneme sahiptir.

Türkiye’de çok uzun bir zaman sürecinde devam eden ve bundan dolayı haklı olarak da eleştirilen bu prosedür boyunca sığınmacılar genel asayiş sorunu olmayan 23 ayrı Anadolu şehrinde (bu şehirler “uydu kent” olarak tanımlanmaktadırlar) zorunlu ama serbest ikamete mecbur tutulmaktadırlar. Tüm prosedür boyunca (ki bu süre 7-8 yılı da bulabilmektedir) bu kişilere BMMYK veya İç İşleri Bakanlığı tarafından sağlanan otomatik bir yardım mekanizması söz konusu değildir. Genel uygulama olarak gönderildikleri uydu kentlerde barınma, yemek, giyecek gibi temel sorunlara bile kendilerinin çözüm bulması beklenmektedir. Bu alanda sivil toplumun yanı sıra aslında kanunen de sorumlulukları bulunan ve Avrupa’da konunun önemli ayaklarından birisi olan Belediyeler halen genel bir duyarsızlık tavrı içindedirler. Yine bu alanda yasal sorumlulukları bulunmasına rağmen her ilde Kızılay, SHÇEK, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları büyük oranda o şehirdeki yöneticilerinin duyarlılıkları oranında meseleye eğilmektedirler. Bu nedenle halen çözülmesi gereken ciddi eğitim, çalışma ve sağlık sorunları bulunmaktadır. Uydu kentlerimizde ve sığınmacıların fiilen var oldukları İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde son zamanlarda sığınmacılar lehine bir farkındalığın sivil toplum nezdinde geliştiği gözlenmektedir ki bu durum sivil toplumumuz adına son derece umut vericidir. HYD MDP bazı uydu kentlerde sivil toplumun bu noktadaki bilincini yükseltmeye çalışarak bazı somut yardım çalışmalarının koordine edilmesi için bir proje yürütmektedir. İzmir’de sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları Haziran ayından bu yana başarılı bir şekilde yürütülmüş ve çok yakın bir zamanda dernek çatısı altında kurumsallaşma sürecine girmiştir.

İkamet harcı uygulaması mülteciler açısından son derece önemli bir sorundur. Zulümden kaçarak ülkemize sığınan bu insanlar kendileri yardıma muhtaçken bunun tam tersi olarak Devlet Hazinesi tarafından birer “gelir kaynağı” olarak görülmemeleri gerekmektedir. Buna ilişkin Harçlar Kanunu gibi bir kanun gerekçe olarak gösterilemez ve kanaatimce Türkiye bu ayıptan biran önce kurtarılmalıdır.

Genel anlamda toplum olarak uydu şehirlerimizde ya da Türkiye’de aslında bu insanlar hiç yokmuş gibi davrandığımızı sanırım kolaylıkla söyleyebiliriz. Onları görmüyoruz, seslerini (ki genelde çıkmıyor) duymuyoruz, varlıklarından hiç haberimiz yokmuş gibi davranıyoruz. Bunda şüphesiz şehrimizde mültecilerin varlığından gerçekten haberdar olmadığımız realitesi söz konusu olabilir ancak bu konuda “haberdar olmama” lüksünü artık bir kenara bırakmanın zamanı çoktan gelmiş bulunmaktadır. Türkiye’nin tarihi göreli olarak iltica alanında iyi olabilir ancak bununla gurur duymayı ve övünmeyi artık bir kenara bırakarak günümüzde onlara nasıl davrandığımızı mercek altına almamız gerekmektedir. Biz görmek için gözlerimizi açarsak, duymak için kulaklarımızı kabartırsak onları fark etmememizin mümkün olmadığını anlayacağız. Kendilerini dinlemek istersek bu yazıda olduğu gibi sürekli rakam olarak anılan bu insanların her birinin bir ismi ve trajik hayat hikayeleri olduğunu öğrenebileceğiz. Unutmamamız gereken şey ise bu insanlara karşı tutumumuzun bir lütuf değil, insani olarak özen göstermemiz gereken bir sorumluluk olduğudur.